31 Mart 2015 Salı

Yılbası


      Sekreter, kaşlarını kaldırmış, boş gözlerle bakıyor yüzüme. Tekrar soruyorum: “Belki başkasının masasına koymuşsundur, emin misin bana gelen bir paket olmadığına?” O bana bakarken bir yandan gözlerimle sekreterin arkasındaki evrak dolabının raflarını yokluyorum.  “Söyledim ya gelmedi, nasıl bir paket, nerden bekliyorsun?” Bomboş gözlerle bana bakacağına havada döndürdüğü kaleme baksa belki düşürmez masaya diye düşünüyorum. Gözlerimi kaleme çevirmemle kalemin masaya düşmesi bir oluyor, daha da sinirleniyorum. Masama ve çevre masalara bir kez daha bakıyorum. Bir iki masada hediye paketleri gözüme çarpıyor, canım büsbütün sıkılıyor.

     Ofisin ortasına yılbaşı ağacı kurulmaya başlanmış. Gönüllüler, süsleri takıp ağacı her ışıklandırdıklarında çam ağacının çevresinde heyecanla fotoğraf çektiriyorlar. “Sen de gelsene,” diye sesleniyor bu işe kendini en çok adayan biri. “Yok,” diyorum, “benim acil işlerim var.” Bilgisayara gömülüp hemen e-mail yazmaya başlıyorum.  Amacım, hediye göndermesi olası firmalara kendimi hatırlatmak. Hal hatır soruyorum uzun uzadıya, sonra işle ilgili bir iki önemsiz konu açıyorum. Bu işte epey bir mesai harcadıktan sonra ofisteki tek arkadaşımı arıyorum. “Gelen giden yok, sana bir şey geldi mi?” diye soruyorum. “Bir paket çikolata sadece,” diye yanıtlıyor. Ses tonunda isteksizlik hissediyorum. Sonra dökülüyor; “Ya çalışmam lazım, biliyorsun zam ayı, bir iki göstermelik iş peşindeyim, amirime rapor vermeliyim.” On bir ay boş oturmuş da olsa, şu son 20 günde seneyi bir ikramiye ile kapatmak istediğini biliyorum. Amirlerimiz, her lokmamızı sayan insanlar aslında, pek de balık hafızalı sayılmazlar ama bu öyle bir ay ki, herkesin aklı biraz Noel ağacında, biraz şampanyada biraz da yılbaşı partilerinde olabiliyor. Arkadaşım da onların bu heyecanlı döneminden yararlanmayı düşünüyor.

       Kalite kontrol benden sorulur şiarıyla üretici listemden en büyük üretim yerini seçiyorum. Görev tanımım en sorunlu üreticiyi seçip kontrolünü yapmamı söylerken ben, en sorunsuz ve büyük olanı seçiyorum. Çalıştığım firma, Avrupa’da çok ünlü bir marketler zinciri. Ben elektronik bölümünde kalite kontrolcüyüm. Bizim markette yemeden, içmeye, giymeye, oynamaya her türlü ürünü bulabilirsiniz. Zamanında prezervatif alacağınıza şimdi çocuk bezi alıyor olabilirsiniz. Eve çamaşır deterjanı alıyorken yanında sevgilinize parfüm alabilirsiniz.

     Çıkarken sekretere uğruyorum, “Çıkıyorum ben, amirime haber verirsin,” diyorum, “Ha bu arada gelen bir şey olursa masama bırakırsın,” diye de tembihliyorum. Telefonda konuştuğunu ancak sonra fark ediyorum. “ Hayır, ben size salonu kumtaşı yapın demedim, makarna yapın dedim, çocuk odası günebakan evet,” “Efendim, Meryem,” diyor ben dalmış ustaları düşünürken. Kalemi tekrar döndürmeye başlayınca uyanıyorum. “ Yok, bir şey,” deyip çıkıyorum ofisten.

     Gittiğim üreticide çalışmakta zorlanıyorum, aklım hep masamda. Bir de orda olmamım tek sebebi kendimi hatırlatmak ve hediye koparmak olunca bir bahane bulup ofise dönmeye karar veriyorum.  Telefonumu evde unutmuşum da yeni ayrıldığım sevgilimden mesaj gelmiş midir gibi bir merak içindeyim ofisin kapısından girerken.  Ofise de o heyecanla giriyorum. Sekterin masasına bile uğramadan, telefonuma uzanır gibi uzanıyorum masama. Masamda parlayan o kırmızı jelatine sarılı paketi görünce boynuna sarılıyorum paketin.  

   “Neden aramadın beni, neden bu kadar beklettin?” diye fısıldıyorum. Üstündeki marka etiketi daha da heyecanlandırıyor beni, arzuyla öpüyorum paketi. Bakan eden var mı,  yadırgayan olur mu umurumda bile değil. Paket de sıcacık sarıyor beni, “ Hep sana kavuşacağım günü bekledim” diyor. Kırmızı kıyafetinden onu kurtarmaya çalışıyorum. Heyecandan ona dokunurken ellerim titriyor. İyice terli ellerimle cafcaflı paketin altını açtığımda gördüğüm büyük bir hüsran yaratıyor bende. Ayped çantası mı? Benim aypedim yok ki. Ne koyacağım ben bu çantaya? Hemen sakinleşiyorum, hiç olmadı orgazm taklidi yapayım diyorum. Bir yandan değiştirme kartını arıyorum. Nerde bu kart diye tatlı tatlı dudaklarımı ısırıyorum. Önce el yordamıyla kurcaladığım torbayı ters yüz edip sallamaya başlıyorum. Bu ne ya, değiştirme kartı koymamışlar! Nasıl bu kadar emin olabiliyorlar bu küçük çantanın hayatımın hediyesi olduğuna? Ayped çantası, avuçlarımın içinde büzülüp küçücük kalıyor, sonra da fırlatıyorum masaya, gitsin! “Üzgünüm” diyorum kabalığımı fark edip dümdüz masamda yatan çantaya. “Ben başka türlü bir şey hayal etmiştim”.  

     Mesai bitiminde oyalanmadan İstanbul’un çok ünlü caddesindeki çok ünlü mağazaya hediyeyi değiştirmeye gidiyorum. Değiştirme kartı olmaması umurumda değil. Mağaza çalışanı, baştan ayağa süzüyor beni, elimdeki torbaya bakıyor. Mağazanın sürekli müşterisi olmadığım çok belli, hiçbir kalite esintisi yok üzerimde. Tek kalitem, mağaza torbam ve içindeki kırmızı yırtık jelatinden acıklı acıklı bana bakan küçüğüm. Mağaza çalışanı, gözleriyle “Ne işin var burada, elindeki torbayı nerden buldun?” diye soruyor. Hızlıca konuya giriyorum. “Değiştirme kartım yok ama bu ürünü değiştirmek istiyorum,” diyorum kararlılıkla. Bilgisayardan kontrol ediyor.  “Bu mağazadan alınmadığı için biz değiştirme yapamıyoruz, satın alınan mağazaya götürmeniz gerekiyor,” diyor. Elimle işaret parmağımı gösterip, “ bir saniye lütfen” diyorum. Kasadan üç adım geri çekilip hediyenin alındığı firmayı arıyorum. “Bana alınan bir hediye var, arkadaşım bayıldı ama nerden aldınız, aynısından bulamıyorum,” diyorum. Yalanımı anlayan mağaza sorumlusu, telefon performansım karşısında gözlerini açıyor. Top sakalını sıvazlamaya başlıyor. Hediyenin alındığı mağazayı öğrenip oyalanmadan çıkıyorum.  

       İstanbul’un lüks mağazalarıyla dolu caddesindeyim.  Mağazalar ışıl ışıl. Sağlı sollu çam ağaçlarıyla süslenmiş tüm cadde. Şık giyimli kadınlar ve adamlar, kaldırımlarda telaşsızca yürüyor, mağaza camlarına bakıyorlar. Bakmakla yetinmediklerini ellerindeki dolu alışveriş torbalarından anlıyorum. Bense elimde minik torbam, insanları ite kaka, telaşla yürüyorum. Fedon gibi yaz kış bronz gezen bir adamın bana seslendiğini fark ediyorum. “Hanfendi, bakar mısınız?” Sarışın bir kadın üstüne alınıyor. “Hayır, hayır siz değil, esmer hanfendi, evet, evet siz”. Ben kaldırımdayım, adam yola çıkmış, orta yerde dikiliyor. “Sizin yüzünüzden yoldan yürüyorum, kaldırımda yürümeme izin vermediniz,” diye çıkışıyor. Beşiktaş’ta olsak birbirimize “Doğru yürü, üstüme çıktın öküz,”deyip geçiştireceğimiz sıradan bir laf dalaşı, bu yılbaşı caddesinde adamın bana verdiği efendilik dersiyle tek kişilik bir oyuna dönüşüyor.  Amcayı onu izleyen hanfendi ve beyefendilerle bırakıyorum. Ne de olsa yetişmem gereken gerçek bir gösteri var. 

    Atkım, berem savrulmuş giriyorum mağazaya. Yeni mağaza sorumlum, daha benden biri. Zorlanıyor hediyenin kim tarafından alındığını bulmak için ama pes etmiyor. En sonunda “Peki, neyle değiştirmek istersiniz, çantanın fiyatı 175 lira,” diyor. Tek tek bütün ürünlere ve fiyatlarına bakıyorum. Butik mağazacılık yapmasıyla övünen bu yerde ürün çeşitleri kısıtlı. Bir saat boyunca ürünler arasında kaybolduğumu gören mağaza sorumlusu, yanıma gelip 15 tl fark ödeyerek küçüğümün yerine alabileceğim bir kolyeyi gösteriyor. Altın suyuna batırılmış bu kolye, hem az para verip hem kullanabileceğim tek şey gerçekten de.  Mağaza sorumlum, “Bezmen kartı çıkartalım size, kampanyalardan yararlanırsınız,” diyor. Standart müşterilerine söylediği bu cümlenin bende ne kadar iğreti durduğunu fark etmiyor. Mesleki deformasyon bu olmalı diye düşünüyorum. Yine de 15 lira fark vererek seçkin mağazanın düzenli müşterisi olma unvanını kazanıyorum. Mağazadan dışarı adımımı atar atmaz mesaj geliyor. “Değerli Bezmen müşterisi, yılbaşında seçkin ürünlerimizi siz seçkin müşterilerimizle paylaşmaktan gurur duyarız”.  

     Ertesi gün sabah bilerek geç çıkıyorum evden. Senenin son günü kimse yokluğumu fark etmez diye düşünüyorum. Nerdeyse iki saat geç kaldığım halde ofise gelen çok az kişi var.  Sekreterin masasında bitiyorum, masanın kıyısına yanımla oturup tek bacağımı sallıyorum. Bir yandan da boynumdaki kolyenin ucundaki taşı çevirip duruyorum, günlerdir karşımda kalem çevirmesinin intikamını alır gibi. Lakayt görüntümden rahatsız olduğunu biliyorum. “Kolyen yeni mi” diyor yarı ilgili. “Evet, Bezmen’den aldım” diyorum. “Masana paketler bıraktım” diyor beni çıldırtacak gibi ilgisiz ses tonuyla. Hemen zıplıyorum yerimden masama koşuyorum. Sekreterin cümlesinin yarısını ensemde duyuyorum.  “ Sen çıktıktan sonra geldi tüm paketler”.  Masamda bir kutu Cross marka kalem, iki şişe şarap, üç paket çikolata, deri bir çanta beni bekliyor.  Her sabah yarı uykulu gelip kafamı koyup kestirdiğim masamda bu sabah hediye paketlerinin üzerine yatıyorum. Şefkatle kucaklıyorum onları. Hepsine tek tek sarılıyorum.  Çikolatanın kadife paketine, çantanın yumuşacık derisine, şarap şişesinin kusursuz kıvrımlarına dokunuyorum. Arada kafamı kaldırıp bakıyorum onlara uzun uzun, arada kafamı masaya devirip sarılıyorum gene her birine. Sekreter yanımdan geçerken   “Ne o, yine uyukluyorsun” diyor. Kafamı kaldırmadan başımı ona doğru çevirip tüm dişlerimi gösteren gülüşümle “Uyumuyorum,” diyorum, “Nasıl uyuyabilirim?”.  

     Bir süre sonra aşk sarhoşu bir halde ofisteki en yakın arkadaşımı arıyorum, “Ne yaptın, bitti mi rapor?” diye soruyorum. “Bitti ya, rahatladım,” diyor. “Ben de değiştirdim ayped çantasını, hem de değiştirme kartı bile olmadan,” diyorum tatlı bir gururla. “Altın suyuna batırılmış kolye aldım yerine, baksana internetten satılır mı?” “Ya saçmalama uğraşmana değmez”. Biraz bozuluyorum ilgisizliğine, raporu da vermiş, neyin havasında bu hala diye düşünüyorum. Telefonu kapatınca gözüm masamda duran Cross kalem kutusuna takılıyor. Arkadaşım, internet satışından anlar diye aramıştım aslında, kendim halledeyim şu işi diyorum. Bilgisayarımı açıyorum hemen. Kalem setinin fiyatını görünce iştahım kabarıyor. Hemen telefonumla fotoğrafını çekip internette satmak üzere özelliklerini giriyorum.
 

       Henüz tanıştığımız kalem setim, o sırada biraz mağrur, yağmurluğunu, şemsiyesini alıp “Seni kapıda bekliyorum,” diyor. “Dur hemen gitmiyoruz, daha alıcı çıkmadı, çıkar üstünü, dışarda üşürsün sonra,”

14 Mart 2015 Cumartesi

Sevgi Bu


Alıntı:

- Bu resmi ben alırım, dedi adam. Düşünür gibi yaptı kadın.
- Olur.
- Öteki de senin olur.
Bilyeleri ayırmaya başladılar . Bu sana, bu bana.
- Bu halı ne olacak peki? Düğünümüzde dayım getirmemiş miydi onu? Kadın mantarı patlatarak fışkırdı şişeden.
- Herkes kendi soy sopunun getirdiği düğün hediyesini ayırsın önce.
Adam yadırgamadı bu sözü. Öylesine bilyeciklerine dalmış.
- Kütüphaneleri, koltukları, hani ben yaptırmıştım ya, evlenmeden önce hani.
- Yatak odasını da babam yaptırmıştı, hani.
- Ben yerde mi yatacağım yani




- Buzdolabını sen al. Çocuk sende.
- Havagazı fırını ne olacak?
- Gel tabakları, çatalları ayıralım.
- Bu benim.
- Bunu sen al.
- Ölümü gör sen al.
- And verdim sen al.




Kitapları, tencereleri, evdeki bütün ıvır zıvır halının ortasına döktüler.
- Bu kitap benim.
- Bu tencere hatıradır bana.
- Sen anlamazsın o kitabın dilinden.

Erkek bilyeleri cebine doldurdu. Çok şişti mi cebim diye baktı. Çelme atıp kaçacak.
- Ayrılmayı isteyen sensin. Ben ikimizin malı diyerek.
- Her şey ikimizin.
- Bu kitap benim ama.

Sevgi Soysal, "Mal Varlığı ve Şampanya Kovası", Barış Adlı Çocuk