Ofisin ortasına yılbaşı ağacı kurulmaya
başlanmış. Gönüllüler, süsleri takıp ağacı her ışıklandırdıklarında çam
ağacının çevresinde heyecanla fotoğraf çektiriyorlar. “Sen de gelsene,” diye
sesleniyor bu işe kendini en çok adayan biri. “Yok,” diyorum, “benim acil
işlerim var.” Bilgisayara gömülüp hemen e-mail yazmaya başlıyorum. Amacım, hediye göndermesi olası firmalara
kendimi hatırlatmak. Hal hatır soruyorum uzun uzadıya, sonra işle ilgili bir
iki önemsiz konu açıyorum. Bu işte epey bir mesai harcadıktan sonra ofisteki
tek arkadaşımı arıyorum. “Gelen giden yok, sana bir şey geldi mi?” diye
soruyorum. “Bir paket çikolata sadece,” diye yanıtlıyor. Ses tonunda
isteksizlik hissediyorum. Sonra dökülüyor; “Ya çalışmam lazım, biliyorsun zam
ayı, bir iki göstermelik iş peşindeyim, amirime rapor vermeliyim.” On bir ay
boş oturmuş da olsa, şu son 20 günde seneyi bir ikramiye ile kapatmak
istediğini biliyorum. Amirlerimiz, her lokmamızı sayan insanlar aslında, pek de
balık hafızalı sayılmazlar ama bu öyle bir ay ki, herkesin aklı biraz Noel
ağacında, biraz şampanyada biraz da yılbaşı partilerinde olabiliyor. Arkadaşım
da onların bu heyecanlı döneminden yararlanmayı düşünüyor.
Kalite kontrol benden sorulur şiarıyla
üretici listemden en büyük üretim yerini seçiyorum. Görev tanımım en sorunlu
üreticiyi seçip kontrolünü yapmamı söylerken ben, en sorunsuz ve büyük olanı
seçiyorum. Çalıştığım firma, Avrupa’da çok ünlü bir marketler zinciri. Ben
elektronik bölümünde kalite kontrolcüyüm. Bizim markette yemeden, içmeye, giymeye,
oynamaya her türlü ürünü bulabilirsiniz. Zamanında prezervatif alacağınıza
şimdi çocuk bezi alıyor olabilirsiniz. Eve çamaşır deterjanı alıyorken yanında sevgilinize
parfüm alabilirsiniz.
Çıkarken sekretere uğruyorum, “Çıkıyorum
ben, amirime haber verirsin,” diyorum, “Ha bu arada gelen bir şey olursa masama
bırakırsın,” diye de tembihliyorum. Telefonda konuştuğunu ancak sonra fark ediyorum.
“ Hayır, ben size salonu kumtaşı yapın demedim, makarna yapın dedim, çocuk
odası günebakan evet,” “Efendim, Meryem,” diyor ben dalmış ustaları düşünürken.
Kalemi tekrar döndürmeye başlayınca uyanıyorum. “ Yok, bir şey,” deyip
çıkıyorum ofisten.
Gittiğim üreticide çalışmakta zorlanıyorum,
aklım hep masamda. Bir de orda olmamım tek sebebi kendimi hatırlatmak ve hediye
koparmak olunca bir bahane bulup ofise dönmeye karar veriyorum. Telefonumu evde unutmuşum da yeni ayrıldığım
sevgilimden mesaj gelmiş midir gibi bir merak içindeyim ofisin kapısından
girerken. Ofise de o heyecanla giriyorum.
Sekterin masasına bile uğramadan, telefonuma uzanır gibi uzanıyorum masama.
Masamda parlayan o kırmızı jelatine sarılı paketi görünce boynuna sarılıyorum
paketin.
“Neden aramadın beni, neden bu kadar
beklettin?” diye fısıldıyorum. Üstündeki marka etiketi daha da
heyecanlandırıyor beni, arzuyla öpüyorum paketi. Bakan eden var mı, yadırgayan olur mu umurumda bile değil. Paket
de sıcacık sarıyor beni, “ Hep sana kavuşacağım günü bekledim” diyor. Kırmızı kıyafetinden
onu kurtarmaya çalışıyorum. Heyecandan ona dokunurken ellerim titriyor. İyice
terli ellerimle cafcaflı paketin altını açtığımda gördüğüm büyük bir hüsran
yaratıyor bende. Ayped çantası mı? Benim aypedim yok ki. Ne koyacağım ben bu
çantaya? Hemen sakinleşiyorum, hiç olmadı orgazm taklidi yapayım diyorum. Bir
yandan değiştirme kartını arıyorum. Nerde bu kart diye tatlı tatlı dudaklarımı
ısırıyorum. Önce el yordamıyla kurcaladığım torbayı ters yüz edip
sallamaya başlıyorum. Bu ne ya, değiştirme kartı koymamışlar! Nasıl bu kadar
emin olabiliyorlar bu küçük çantanın hayatımın hediyesi olduğuna? Ayped çantası,
avuçlarımın içinde büzülüp küçücük kalıyor, sonra da fırlatıyorum masaya,
gitsin! “Üzgünüm” diyorum kabalığımı fark edip dümdüz masamda yatan çantaya.
“Ben başka türlü bir şey hayal etmiştim”.
Mesai bitiminde oyalanmadan İstanbul’un
çok ünlü caddesindeki çok ünlü mağazaya hediyeyi değiştirmeye gidiyorum.
Değiştirme kartı olmaması umurumda değil. Mağaza çalışanı, baştan ayağa süzüyor
beni, elimdeki torbaya bakıyor. Mağazanın sürekli müşterisi olmadığım çok
belli, hiçbir kalite esintisi yok üzerimde. Tek kalitem, mağaza torbam ve
içindeki kırmızı yırtık jelatinden acıklı acıklı bana bakan küçüğüm.
Mağaza çalışanı, gözleriyle “Ne işin var burada, elindeki torbayı nerden buldun?”
diye soruyor. Hızlıca konuya giriyorum. “Değiştirme kartım yok ama bu ürünü
değiştirmek istiyorum,” diyorum kararlılıkla. Bilgisayardan kontrol
ediyor. “Bu mağazadan alınmadığı için biz değiştirme yapamıyoruz, satın
alınan mağazaya götürmeniz gerekiyor,” diyor. Elimle işaret parmağımı gösterip,
“ bir saniye lütfen” diyorum. Kasadan üç adım geri çekilip hediyenin alındığı
firmayı arıyorum. “Bana alınan bir hediye var, arkadaşım bayıldı ama nerden
aldınız, aynısından bulamıyorum,” diyorum. Yalanımı anlayan mağaza sorumlusu, telefon
performansım karşısında gözlerini açıyor. Top sakalını sıvazlamaya başlıyor.
Hediyenin alındığı mağazayı öğrenip oyalanmadan çıkıyorum.
İstanbul’un lüks mağazalarıyla dolu
caddesindeyim. Mağazalar ışıl ışıl. Sağlı sollu çam ağaçlarıyla süslenmiş
tüm cadde. Şık giyimli kadınlar ve adamlar, kaldırımlarda telaşsızca yürüyor,
mağaza camlarına bakıyorlar. Bakmakla yetinmediklerini ellerindeki dolu
alışveriş torbalarından anlıyorum. Bense elimde minik torbam, insanları ite
kaka, telaşla yürüyorum. Fedon gibi yaz kış bronz gezen bir adamın bana
seslendiğini fark ediyorum. “Hanfendi, bakar mısınız?” Sarışın bir kadın üstüne
alınıyor. “Hayır, hayır siz değil, esmer hanfendi, evet, evet siz”. Ben
kaldırımdayım, adam yola çıkmış, orta yerde dikiliyor. “Sizin yüzünüzden yoldan
yürüyorum, kaldırımda yürümeme izin vermediniz,” diye çıkışıyor. Beşiktaş’ta olsak
birbirimize “Doğru yürü, üstüme çıktın öküz,”deyip geçiştireceğimiz sıradan bir
laf dalaşı, bu yılbaşı caddesinde adamın bana verdiği efendilik dersiyle tek
kişilik bir oyuna dönüşüyor. Amcayı onu
izleyen hanfendi ve beyefendilerle bırakıyorum. Ne de olsa yetişmem gereken
gerçek bir gösteri var.
Atkım, berem savrulmuş giriyorum mağazaya.
Yeni mağaza sorumlum, daha benden biri. Zorlanıyor hediyenin kim tarafından
alındığını bulmak için ama pes etmiyor. En sonunda “Peki, neyle değiştirmek
istersiniz, çantanın fiyatı 175 lira,” diyor. Tek tek bütün ürünlere ve
fiyatlarına bakıyorum. Butik mağazacılık yapmasıyla övünen bu yerde ürün çeşitleri
kısıtlı. Bir saat boyunca ürünler arasında kaybolduğumu gören mağaza sorumlusu,
yanıma gelip 15 tl fark ödeyerek küçüğümün yerine alabileceğim bir kolyeyi
gösteriyor. Altın suyuna batırılmış bu kolye, hem az para verip hem
kullanabileceğim tek şey gerçekten de.
Mağaza sorumlum, “Bezmen kartı çıkartalım size, kampanyalardan yararlanırsınız,”
diyor. Standart müşterilerine söylediği bu cümlenin bende ne kadar iğreti
durduğunu fark etmiyor. Mesleki deformasyon bu olmalı diye düşünüyorum. Yine de
15 lira fark vererek seçkin mağazanın düzenli müşterisi olma unvanını kazanıyorum.
Mağazadan dışarı adımımı atar atmaz mesaj geliyor. “Değerli Bezmen müşterisi,
yılbaşında seçkin ürünlerimizi siz seçkin müşterilerimizle paylaşmaktan gurur
duyarız”.
Ertesi gün sabah bilerek geç
çıkıyorum evden. Senenin son günü kimse yokluğumu fark etmez diye düşünüyorum.
Nerdeyse iki saat geç kaldığım halde ofise gelen çok az kişi var. Sekreterin masasında bitiyorum, masanın
kıyısına yanımla oturup tek bacağımı sallıyorum. Bir yandan da boynumdaki
kolyenin ucundaki taşı çevirip duruyorum, günlerdir karşımda kalem çevirmesinin
intikamını alır gibi. Lakayt görüntümden rahatsız olduğunu biliyorum. “Kolyen yeni
mi” diyor yarı ilgili. “Evet, Bezmen’den aldım” diyorum. “Masana paketler
bıraktım” diyor beni çıldırtacak gibi ilgisiz ses tonuyla. Hemen zıplıyorum
yerimden masama koşuyorum. Sekreterin cümlesinin yarısını ensemde duyuyorum. “ Sen çıktıktan sonra geldi tüm
paketler”. Masamda bir kutu Cross marka kalem,
iki şişe şarap, üç paket çikolata, deri bir çanta beni bekliyor. Her sabah yarı uykulu gelip kafamı koyup
kestirdiğim masamda bu sabah hediye paketlerinin üzerine yatıyorum. Şefkatle kucaklıyorum
onları. Hepsine tek tek sarılıyorum.
Çikolatanın kadife paketine, çantanın yumuşacık derisine, şarap
şişesinin kusursuz kıvrımlarına dokunuyorum. Arada kafamı kaldırıp bakıyorum
onlara uzun uzun, arada kafamı masaya devirip sarılıyorum gene her birine. Sekreter
yanımdan geçerken “Ne o, yine
uyukluyorsun” diyor. Kafamı kaldırmadan başımı ona doğru çevirip tüm dişlerimi
gösteren gülüşümle “Uyumuyorum,” diyorum, “Nasıl uyuyabilirim?”.
Bir süre sonra aşk sarhoşu bir halde ofisteki
en yakın arkadaşımı arıyorum, “Ne yaptın, bitti mi rapor?” diye soruyorum.
“Bitti ya, rahatladım,” diyor. “Ben de değiştirdim ayped çantasını, hem de
değiştirme kartı bile olmadan,” diyorum tatlı bir gururla. “Altın suyuna
batırılmış kolye aldım yerine, baksana internetten satılır mı?” “Ya saçmalama
uğraşmana değmez”. Biraz bozuluyorum ilgisizliğine, raporu da vermiş, neyin
havasında bu hala diye düşünüyorum. Telefonu kapatınca gözüm masamda duran
Cross kalem kutusuna takılıyor. Arkadaşım, internet satışından anlar diye
aramıştım aslında, kendim halledeyim şu işi diyorum. Bilgisayarımı açıyorum
hemen. Kalem setinin fiyatını görünce iştahım kabarıyor. Hemen telefonumla
fotoğrafını çekip internette satmak üzere özelliklerini giriyorum.
Henüz
tanıştığımız kalem setim, o sırada biraz mağrur, yağmurluğunu, şemsiyesini alıp
“Seni kapıda bekliyorum,” diyor. “Dur hemen gitmiyoruz, daha alıcı çıkmadı,
çıkar üstünü, dışarda üşürsün sonra,”



