31 Mart 2015 Salı

Yılbası


      Sekreter, kaşlarını kaldırmış, boş gözlerle bakıyor yüzüme. Tekrar soruyorum: “Belki başkasının masasına koymuşsundur, emin misin bana gelen bir paket olmadığına?” O bana bakarken bir yandan gözlerimle sekreterin arkasındaki evrak dolabının raflarını yokluyorum.  “Söyledim ya gelmedi, nasıl bir paket, nerden bekliyorsun?” Bomboş gözlerle bana bakacağına havada döndürdüğü kaleme baksa belki düşürmez masaya diye düşünüyorum. Gözlerimi kaleme çevirmemle kalemin masaya düşmesi bir oluyor, daha da sinirleniyorum. Masama ve çevre masalara bir kez daha bakıyorum. Bir iki masada hediye paketleri gözüme çarpıyor, canım büsbütün sıkılıyor.

     Ofisin ortasına yılbaşı ağacı kurulmaya başlanmış. Gönüllüler, süsleri takıp ağacı her ışıklandırdıklarında çam ağacının çevresinde heyecanla fotoğraf çektiriyorlar. “Sen de gelsene,” diye sesleniyor bu işe kendini en çok adayan biri. “Yok,” diyorum, “benim acil işlerim var.” Bilgisayara gömülüp hemen e-mail yazmaya başlıyorum.  Amacım, hediye göndermesi olası firmalara kendimi hatırlatmak. Hal hatır soruyorum uzun uzadıya, sonra işle ilgili bir iki önemsiz konu açıyorum. Bu işte epey bir mesai harcadıktan sonra ofisteki tek arkadaşımı arıyorum. “Gelen giden yok, sana bir şey geldi mi?” diye soruyorum. “Bir paket çikolata sadece,” diye yanıtlıyor. Ses tonunda isteksizlik hissediyorum. Sonra dökülüyor; “Ya çalışmam lazım, biliyorsun zam ayı, bir iki göstermelik iş peşindeyim, amirime rapor vermeliyim.” On bir ay boş oturmuş da olsa, şu son 20 günde seneyi bir ikramiye ile kapatmak istediğini biliyorum. Amirlerimiz, her lokmamızı sayan insanlar aslında, pek de balık hafızalı sayılmazlar ama bu öyle bir ay ki, herkesin aklı biraz Noel ağacında, biraz şampanyada biraz da yılbaşı partilerinde olabiliyor. Arkadaşım da onların bu heyecanlı döneminden yararlanmayı düşünüyor.

       Kalite kontrol benden sorulur şiarıyla üretici listemden en büyük üretim yerini seçiyorum. Görev tanımım en sorunlu üreticiyi seçip kontrolünü yapmamı söylerken ben, en sorunsuz ve büyük olanı seçiyorum. Çalıştığım firma, Avrupa’da çok ünlü bir marketler zinciri. Ben elektronik bölümünde kalite kontrolcüyüm. Bizim markette yemeden, içmeye, giymeye, oynamaya her türlü ürünü bulabilirsiniz. Zamanında prezervatif alacağınıza şimdi çocuk bezi alıyor olabilirsiniz. Eve çamaşır deterjanı alıyorken yanında sevgilinize parfüm alabilirsiniz.

     Çıkarken sekretere uğruyorum, “Çıkıyorum ben, amirime haber verirsin,” diyorum, “Ha bu arada gelen bir şey olursa masama bırakırsın,” diye de tembihliyorum. Telefonda konuştuğunu ancak sonra fark ediyorum. “ Hayır, ben size salonu kumtaşı yapın demedim, makarna yapın dedim, çocuk odası günebakan evet,” “Efendim, Meryem,” diyor ben dalmış ustaları düşünürken. Kalemi tekrar döndürmeye başlayınca uyanıyorum. “ Yok, bir şey,” deyip çıkıyorum ofisten.

     Gittiğim üreticide çalışmakta zorlanıyorum, aklım hep masamda. Bir de orda olmamım tek sebebi kendimi hatırlatmak ve hediye koparmak olunca bir bahane bulup ofise dönmeye karar veriyorum.  Telefonumu evde unutmuşum da yeni ayrıldığım sevgilimden mesaj gelmiş midir gibi bir merak içindeyim ofisin kapısından girerken.  Ofise de o heyecanla giriyorum. Sekterin masasına bile uğramadan, telefonuma uzanır gibi uzanıyorum masama. Masamda parlayan o kırmızı jelatine sarılı paketi görünce boynuna sarılıyorum paketin.  

   “Neden aramadın beni, neden bu kadar beklettin?” diye fısıldıyorum. Üstündeki marka etiketi daha da heyecanlandırıyor beni, arzuyla öpüyorum paketi. Bakan eden var mı,  yadırgayan olur mu umurumda bile değil. Paket de sıcacık sarıyor beni, “ Hep sana kavuşacağım günü bekledim” diyor. Kırmızı kıyafetinden onu kurtarmaya çalışıyorum. Heyecandan ona dokunurken ellerim titriyor. İyice terli ellerimle cafcaflı paketin altını açtığımda gördüğüm büyük bir hüsran yaratıyor bende. Ayped çantası mı? Benim aypedim yok ki. Ne koyacağım ben bu çantaya? Hemen sakinleşiyorum, hiç olmadı orgazm taklidi yapayım diyorum. Bir yandan değiştirme kartını arıyorum. Nerde bu kart diye tatlı tatlı dudaklarımı ısırıyorum. Önce el yordamıyla kurcaladığım torbayı ters yüz edip sallamaya başlıyorum. Bu ne ya, değiştirme kartı koymamışlar! Nasıl bu kadar emin olabiliyorlar bu küçük çantanın hayatımın hediyesi olduğuna? Ayped çantası, avuçlarımın içinde büzülüp küçücük kalıyor, sonra da fırlatıyorum masaya, gitsin! “Üzgünüm” diyorum kabalığımı fark edip dümdüz masamda yatan çantaya. “Ben başka türlü bir şey hayal etmiştim”.  

     Mesai bitiminde oyalanmadan İstanbul’un çok ünlü caddesindeki çok ünlü mağazaya hediyeyi değiştirmeye gidiyorum. Değiştirme kartı olmaması umurumda değil. Mağaza çalışanı, baştan ayağa süzüyor beni, elimdeki torbaya bakıyor. Mağazanın sürekli müşterisi olmadığım çok belli, hiçbir kalite esintisi yok üzerimde. Tek kalitem, mağaza torbam ve içindeki kırmızı yırtık jelatinden acıklı acıklı bana bakan küçüğüm. Mağaza çalışanı, gözleriyle “Ne işin var burada, elindeki torbayı nerden buldun?” diye soruyor. Hızlıca konuya giriyorum. “Değiştirme kartım yok ama bu ürünü değiştirmek istiyorum,” diyorum kararlılıkla. Bilgisayardan kontrol ediyor.  “Bu mağazadan alınmadığı için biz değiştirme yapamıyoruz, satın alınan mağazaya götürmeniz gerekiyor,” diyor. Elimle işaret parmağımı gösterip, “ bir saniye lütfen” diyorum. Kasadan üç adım geri çekilip hediyenin alındığı firmayı arıyorum. “Bana alınan bir hediye var, arkadaşım bayıldı ama nerden aldınız, aynısından bulamıyorum,” diyorum. Yalanımı anlayan mağaza sorumlusu, telefon performansım karşısında gözlerini açıyor. Top sakalını sıvazlamaya başlıyor. Hediyenin alındığı mağazayı öğrenip oyalanmadan çıkıyorum.  

       İstanbul’un lüks mağazalarıyla dolu caddesindeyim.  Mağazalar ışıl ışıl. Sağlı sollu çam ağaçlarıyla süslenmiş tüm cadde. Şık giyimli kadınlar ve adamlar, kaldırımlarda telaşsızca yürüyor, mağaza camlarına bakıyorlar. Bakmakla yetinmediklerini ellerindeki dolu alışveriş torbalarından anlıyorum. Bense elimde minik torbam, insanları ite kaka, telaşla yürüyorum. Fedon gibi yaz kış bronz gezen bir adamın bana seslendiğini fark ediyorum. “Hanfendi, bakar mısınız?” Sarışın bir kadın üstüne alınıyor. “Hayır, hayır siz değil, esmer hanfendi, evet, evet siz”. Ben kaldırımdayım, adam yola çıkmış, orta yerde dikiliyor. “Sizin yüzünüzden yoldan yürüyorum, kaldırımda yürümeme izin vermediniz,” diye çıkışıyor. Beşiktaş’ta olsak birbirimize “Doğru yürü, üstüme çıktın öküz,”deyip geçiştireceğimiz sıradan bir laf dalaşı, bu yılbaşı caddesinde adamın bana verdiği efendilik dersiyle tek kişilik bir oyuna dönüşüyor.  Amcayı onu izleyen hanfendi ve beyefendilerle bırakıyorum. Ne de olsa yetişmem gereken gerçek bir gösteri var. 

    Atkım, berem savrulmuş giriyorum mağazaya. Yeni mağaza sorumlum, daha benden biri. Zorlanıyor hediyenin kim tarafından alındığını bulmak için ama pes etmiyor. En sonunda “Peki, neyle değiştirmek istersiniz, çantanın fiyatı 175 lira,” diyor. Tek tek bütün ürünlere ve fiyatlarına bakıyorum. Butik mağazacılık yapmasıyla övünen bu yerde ürün çeşitleri kısıtlı. Bir saat boyunca ürünler arasında kaybolduğumu gören mağaza sorumlusu, yanıma gelip 15 tl fark ödeyerek küçüğümün yerine alabileceğim bir kolyeyi gösteriyor. Altın suyuna batırılmış bu kolye, hem az para verip hem kullanabileceğim tek şey gerçekten de.  Mağaza sorumlum, “Bezmen kartı çıkartalım size, kampanyalardan yararlanırsınız,” diyor. Standart müşterilerine söylediği bu cümlenin bende ne kadar iğreti durduğunu fark etmiyor. Mesleki deformasyon bu olmalı diye düşünüyorum. Yine de 15 lira fark vererek seçkin mağazanın düzenli müşterisi olma unvanını kazanıyorum. Mağazadan dışarı adımımı atar atmaz mesaj geliyor. “Değerli Bezmen müşterisi, yılbaşında seçkin ürünlerimizi siz seçkin müşterilerimizle paylaşmaktan gurur duyarız”.  

     Ertesi gün sabah bilerek geç çıkıyorum evden. Senenin son günü kimse yokluğumu fark etmez diye düşünüyorum. Nerdeyse iki saat geç kaldığım halde ofise gelen çok az kişi var.  Sekreterin masasında bitiyorum, masanın kıyısına yanımla oturup tek bacağımı sallıyorum. Bir yandan da boynumdaki kolyenin ucundaki taşı çevirip duruyorum, günlerdir karşımda kalem çevirmesinin intikamını alır gibi. Lakayt görüntümden rahatsız olduğunu biliyorum. “Kolyen yeni mi” diyor yarı ilgili. “Evet, Bezmen’den aldım” diyorum. “Masana paketler bıraktım” diyor beni çıldırtacak gibi ilgisiz ses tonuyla. Hemen zıplıyorum yerimden masama koşuyorum. Sekreterin cümlesinin yarısını ensemde duyuyorum.  “ Sen çıktıktan sonra geldi tüm paketler”.  Masamda bir kutu Cross marka kalem, iki şişe şarap, üç paket çikolata, deri bir çanta beni bekliyor.  Her sabah yarı uykulu gelip kafamı koyup kestirdiğim masamda bu sabah hediye paketlerinin üzerine yatıyorum. Şefkatle kucaklıyorum onları. Hepsine tek tek sarılıyorum.  Çikolatanın kadife paketine, çantanın yumuşacık derisine, şarap şişesinin kusursuz kıvrımlarına dokunuyorum. Arada kafamı kaldırıp bakıyorum onlara uzun uzun, arada kafamı masaya devirip sarılıyorum gene her birine. Sekreter yanımdan geçerken   “Ne o, yine uyukluyorsun” diyor. Kafamı kaldırmadan başımı ona doğru çevirip tüm dişlerimi gösteren gülüşümle “Uyumuyorum,” diyorum, “Nasıl uyuyabilirim?”.  

     Bir süre sonra aşk sarhoşu bir halde ofisteki en yakın arkadaşımı arıyorum, “Ne yaptın, bitti mi rapor?” diye soruyorum. “Bitti ya, rahatladım,” diyor. “Ben de değiştirdim ayped çantasını, hem de değiştirme kartı bile olmadan,” diyorum tatlı bir gururla. “Altın suyuna batırılmış kolye aldım yerine, baksana internetten satılır mı?” “Ya saçmalama uğraşmana değmez”. Biraz bozuluyorum ilgisizliğine, raporu da vermiş, neyin havasında bu hala diye düşünüyorum. Telefonu kapatınca gözüm masamda duran Cross kalem kutusuna takılıyor. Arkadaşım, internet satışından anlar diye aramıştım aslında, kendim halledeyim şu işi diyorum. Bilgisayarımı açıyorum hemen. Kalem setinin fiyatını görünce iştahım kabarıyor. Hemen telefonumla fotoğrafını çekip internette satmak üzere özelliklerini giriyorum.
 

       Henüz tanıştığımız kalem setim, o sırada biraz mağrur, yağmurluğunu, şemsiyesini alıp “Seni kapıda bekliyorum,” diyor. “Dur hemen gitmiyoruz, daha alıcı çıkmadı, çıkar üstünü, dışarda üşürsün sonra,”

14 Mart 2015 Cumartesi

Sevgi Bu


Alıntı:

- Bu resmi ben alırım, dedi adam. Düşünür gibi yaptı kadın.
- Olur.
- Öteki de senin olur.
Bilyeleri ayırmaya başladılar . Bu sana, bu bana.
- Bu halı ne olacak peki? Düğünümüzde dayım getirmemiş miydi onu? Kadın mantarı patlatarak fışkırdı şişeden.
- Herkes kendi soy sopunun getirdiği düğün hediyesini ayırsın önce.
Adam yadırgamadı bu sözü. Öylesine bilyeciklerine dalmış.
- Kütüphaneleri, koltukları, hani ben yaptırmıştım ya, evlenmeden önce hani.
- Yatak odasını da babam yaptırmıştı, hani.
- Ben yerde mi yatacağım yani




- Buzdolabını sen al. Çocuk sende.
- Havagazı fırını ne olacak?
- Gel tabakları, çatalları ayıralım.
- Bu benim.
- Bunu sen al.
- Ölümü gör sen al.
- And verdim sen al.




Kitapları, tencereleri, evdeki bütün ıvır zıvır halının ortasına döktüler.
- Bu kitap benim.
- Bu tencere hatıradır bana.
- Sen anlamazsın o kitabın dilinden.

Erkek bilyeleri cebine doldurdu. Çok şişti mi cebim diye baktı. Çelme atıp kaçacak.
- Ayrılmayı isteyen sensin. Ben ikimizin malı diyerek.
- Her şey ikimizin.
- Bu kitap benim ama.

Sevgi Soysal, "Mal Varlığı ve Şampanya Kovası", Barış Adlı Çocuk

21 Şubat 2015 Cumartesi

Amirim

"Amirim yolları ve bu şehri çok iyi tanıyor "..." Acaba nereliler diye bakarak yürürken ben, sağa kıvrılan yolu fark etmiyorum. Düz ilerliyorum. Amirim sağa kıvrılıyor ses etmeden. Fark edince hemen peşinden koşuyorum. Sonra tekrar yavaşlıyor. Beni gene omuz hizasına alıyor, bu sefer sağ yapıyorum bilmiyorum yolları bu çok açık. "


Trende business class bir yolculuktayız. Ben ve amirim. Kendisi iş hayatında yılların duayeni, üstelik insan ilişkilerini de yemiş yutmuş. Biz seçkin insanlara ayrılmış bu kompartımanda, gerçekten de seçkiniz, sınırsız kahve içebiliyor, sınırsız internetle iş e-maillerimize bakabiliyoruz. 
 Yolculuğumuz iyi başlamışken, termos kriziyle şansım tersine dönüyor. Kompartımanın köşesine termoslar koymuşlar. Kiminde kapiçino, expresso için sıcak su, kiminde filtre kahve bulunuyor. Termosla imtihanım da yanımdaki amirimin kapiçino içme ısrarıyla başlıyor ve tabi ki sevgili amirimi kırmıyorum.
Oysa kendimle baş başa olsam böyle karmaşık aletler gördüğümde kabuğuma çekilir, hiç oralı olmam. Kahve içmeyi veririm, ölmem ya. Bu korkuyla uçakta saatlerce çişimi tutmuşluğum (o küçük tam otomasyon tuvaletleri çok zor çözebildim), akıllı makinalardan tren bileti alamam korkusuyla deli kuyruklara girmişliğim, hatta tabldot yemek kuyruklarında ne yapacağımı şaşırıp, garsonu, masası, tabağı belli lokantalara oturmuşluğum, dolmuşta kendine güvenen o ekâbir teyze amcalar gibi “müsait bir yerde inecek var” diyemeyip son durağa kadar gitmişliğim çoktur. Sırf bu yüzden severim otobüsleri, kafanı çalıştırmanı gerektirecek bir şeyi yoktur. Hele ki metrobüsleri. Otobüste bile arkadan uzatılan akbiller bir gerginlik yaratırken, metrobüste arkadan akbil uzatılmadığı için.
Amirim samimi bir tavırla “ ayy hadi birer kapiçino içelim” deyince bu işin bu kadar zor olacağını bilemeden hamle yapmışım termosa. Kapağı yukarı kaldır olmuyor, çevir olmuyor sağında solunda düğme ara, yok, oraya bas burayı sık hayır.
En son kaynar su üstüme boşalacakken iş bilir bir tavırla amirim son dakikada müdahale ediyor. Ölmeme ramak kala ağzıma çölde iki damla su tutar gibi, öylesi kendinden emin ve ben öyle muhtacım ki ona. “Ay öyle değil buradan hafifçe çevireceksin” diyor. Zaten hayatta sıkışan her şey aslında hafif bir hamleyle açılır, zorlanıyorsa ve hala açılmıyorsa bil ki sorun vardır, ama gene bu tuzağa düşmüştüm.
 Amirim ana hatlarıyla kuzu buduna benziyor. Çok seviyor kuzu budunu ne yapsın, çok yiyor, belki ondan. Öğlenleri ofis insanları salataya talim ederken o hiç çekinmiyor. “Ufff canım şöyle güzel bir kuzu budu çekti” diyor, bazen de canı incik çekiyor. Vücuduna oranla ince bacakları var. Bacakları değil bacağı da diyebiliriz. Bacakları hep bitişik, onu but’a benzeten de bu aslında. Bacakların üstünde ansızın büyüyen gövdesinin kafasıyla birleştiği arada  kocaman bir döş’ü var. Boynu yok anlayacağınız. Döş’ünü öne kakıyor termosu açmaya davranınca. Aynı döş bana da yerimi işaret ediyor. İki adım geri çekiliyorum. Termosu o açıyor ama kalan görev benim. Sıcak suyu bardaklara doldurup, kapiçinoyu hazırlıyorum. Keyfime diyecek yok.
İş e-maillerime bakıp, arada yüksek sesle gelen e-maillerden şikayet ederek film seyretmeye hak kazandım. Konuşmadık sadece döşüyle yaptığı bir olumlu hamleyle hemen önümdeki ekrana davrandım. Elimde kulaklıklar, karşımda ekran, serüvenin başladığını hissediyorum. Çeşitli delikler arıyorum önce gözlerimle, sonra kablonun çıkış yerini tüm ekranda gezdirerek. Görmediğim deliği bulmaya ve sokmaya çabalıyorum. Bir yandan gözüm amirimde, şu aranan halimi görmeden kulaklığı taksam stresindeyim.
Görmedi, şükür. Aypedini çıkardı, başladı bir gece önceden buzluktan indirdiği kulak memesi kıvamına gelmiş dizisini izlemeye. Ellerim terlemeye başlıyor. Terden kablo ucunu düzgün tutamıyor, kontrolümü yitiriyorum. Koltuk arkasındaki tüm girinti çıkıntılara sokuyorum kablo ucunu. Kablo ucu küçücük bir iğne deliğine sokulması gereken siyah renk bir iplik ve ben yakın gözlüğünü takmış ileri derecede gözü bozuk yaşlı anneannemim. Amirim birden çıkışıyor. “Ya ne yapıyorsun, hiç kullanmadın mı daha önce bu aletleri?” Beynim uyuşuyor bu sesle. Usulca kulaklık ucunu alıp kol veya dirsek koyduğum yere sokuveriyor. Sanki orda bir delik olması çok normalmiş gibi.
Son durağa yaklaşıyoruz. Amirim hemen hazırlanmaya başlıyor. Ben ağırdan alınca da, “Burası Avrupa ülkesi, burada herkes dakiktir, hemen kalkıp kapıya yönelelim” diyor. Elim, kolum valiz dolu hemen kapının önüne geçiyorum. Gerçekten de 5 dakikaya kalmadan yolcular kapıda arkamda yığılıyor, andımız okunacakmış gibi hizaya girmiş dimdik bekliyorlar. İçimden amirime hayranlık duyuyorum. Tren kocaman bir fooossss diyerek durdu.  Ama kapı açılmıyor. Kapıdaki kola yükleniyorum. Açılmıyor kapı, terlemeye başladım, kalabalık da homurdanmaya. Bok mu var bu kadar kat kat giyindim daha ineceğimin garantisi yokken. Alnım gözüm terden yapış yapış. Amirim koşuyor imdadıma. Kolun yanında düğmeye basıyor, pısss kapı açıldı. Bu sefer biraz sinirli yaptı hamlesini. “Bizi Avrupalıya rezil ettin” ifadesi var suratında. Fes takmış bacağımda şalvarla halk oyunları müsameresindeyim o an. Folklor ekibindeki beceriksiz insanım. Bacak hareketlerini üst üste kaçırıyorum. Yanımdaki sarışın patlak mavi gözlü kız tıkır tıkır yapıyor bacak hareketlerini. Kafamdaki fesin altından çıkan alnımdaki saçlarım kıvırcıklaşmış. Bıyıklarımın büsbütün belirdiği ve ağdayla tanışmadığım zamanlardayım.
Trenden sağ salim diyemezsek de hafif sıyrıklarla iniyorum ve ben önde amirim arkada yürümeye başlıyoruz. Görünür bir fark değil ama omuz hizasıyla beni öne alıyor yürürken, şimdiye kadar kendi bildiklerini benim bilmediklerim üzerinden acımasızca test eden sevgili amirimle Kuzey Avrupa seyahatindeyim.
Bu güzel Avrupa ülkesinin güzel şehri bizi geniş caddeleri, hizaya girmiş evleri, 1,90 boy ortalamasına sahip halkıyla karşılıyor. Otele geçmeden biraz şehri turlayalım diyor amirim. Bunu da bana jest olsun diye teklif ediyor! Amirim yolları ve bu şehri çok iyi tanıyor.
Caddede kirli saçlarını saçlarından da kirli tülbentle bağlamış, ayaklarında üst üste giyilmiş yün çorapları, siyah lastik çarıkları, uzun etekleri olan kadınlar görüyorum. Nerdeyse memleketten bizim köylüler gelmiş diyeceğim ama çok akça pakçalar. Kirleri, soğuktan iyice kızarmış yanaklarının allığını kapatamamış. Masmavi gözleriyle soğukta dileniyorlar. Acaba nereliler diye bakarak yürürken ben, sağa kıvrılan yolu fark etmiyorum. Düz ilerliyorum. Amirim sağa kıvrılıyor ses etmeden. Fark edince hemen peşinden koşuyorum. Sonra tekrar yavaşlıyor. Beni gene omuz hizasına alıyor, bu sefer sağ yapıyorum bilmiyorum yolları bu çok açık. Bir de köşede saksafon çalan adama gözüm ilişiyor. Yok bu bizim köyden olamaz. Bizim köyden olsa saksafon çalamaz ve noel şarkıları söyleyemez. Gene etrafını sarmış dilenciler var. Ben saksafondur, çarıktır bakarken amirim durmuyor tabi. Bu sefer düz gidiyor. Bir süre sonra sadece göz bebeklerimi geriye devirerek onu takip etmeye çalışıyorum. Sadece gözlerimi arkaya, ona çevirmekten garip bir ağrı giriyor gözlerime. Bir yerde gene takılıyorum ve amirimden hemen uyarı geliyor. “Aayyy geldiğin yola geri dönücen galiba” diyor, “galiba” diyorum boynum bükük. Bizim köyde kış günü lacivert veya kahverengi giymeyeni ayıplarlar. Şehri ansızın saran sislerin arasında beyaz bir leke gibiyim şimdi, hem burda fark edilmeyecek, hem köyümde saygı görmeyecek.
Ana cadde üzerinde yürürken amirim önümüze çıkan ünlü bir mağazaya giriyor. Beni de hemen mağazanın karşısındaki market avlusuna kundağa sarılı bebek gibi terk ediyor. Alışverişten tek anladığım BİM gezmesi olduğundan markete girmekten yana bir sıkıntım yok aslında. Reyonların arasında kendimden geçiyorum. Bir yandan para birimlerini evirip çevirmekle uğraşırken bir yandan da, makarna, ekmek, un, şeker bu gâvur ellerde neye benzermiş ona bakıyorum. Elimde koca makarna paketleri alışveriş arabası aranırken amirim geliyor. Pek duraksamadan hızlıca kucaklarımdan taşan makarna paketlerine o da alt dudağına taşmış üst dudağıyla bakıyor. Kasada buluşuyoruz. Kasadan geçirdiği salata sosu, kurabiye kalıbı, esmer şekeri bez çantasına yerleştiriyor. Bense torbanın paralı olduğunu öğrenince koca koca makarna kutuları, un ve ekmekleri el çantama sığdırmakla uğraşıyorum. Avrupalıların aşırı tüketilip, çevreye zarar vermesin diye naylon torba kullanmadıklarını o an, kasada öğreniyorum. Amirimse markete mahallesinin kasabı gibi davranıyor. Her gün gidip iyi yerinden döş veya kuzu budu aldığı bir Şen Kasap gibi.
Omuz hizasından yürümeye devam ediyoruz ve bir ayakkabı mağazasına giriyoruz. Aranıp durduğu bir çizme var ve onu bulmanın sevinci kaplıyor her yanını. Boy aynasında kuzu budunu ayırıyor. Bir ayağını öne uzatıp, döşünü geride bırakmıyor.  “Nasıl çok güzel durdu değil mi” diyor. Mağazanın içinde kafamda bere, boynumda sıkı sıkı sarılmış atkı ve kotumun içinde “oralar soğuk olur” dediler diye giydiğim yün kilotlu çorabımla vıcımakla meşgulüm. Berem öylesine kalın ki dediklerini yarım duyuyorum.  Zenginler ve amirler hızlı karar veriyor. Kasada çizme paralarını saçarken yün kilotlu çoraptan olacak ayaklarımı feci bir kaşıntı tutuyor. Şu tabureye oturup hatır hutur kaşısam mı diye düşünürken bu imkânsıza girmemeye karar veriyorum. Bir ayağım diğerinin üstünde sürttürerek acımı dindirmeye çalışıyorum.  İşini bitiren amirimin alışveriş heyecanı henüz taze, ayaklarımı kaşıyacağım diye girdiğim şekli görüyor, kızmıyor ama, hafifçe gülümseyip mağazadan çıkıyor, önü sıra ben onu, o beni takibe devam ediyoruz. 
Nihayet Otele geliyoruz. Otel, şehrin en işlek caddesinde, en işlek cadde nedir ki bir Kuzey Avrupa şehrinde. Birbirine çarpmadan yürüyen, bisiklete binen insanlar. Arkadan öne büyük bir dayanışmayla uzatılmayan akbiller. Solda aksamadan yürüyebilen insanlarıyla yürüyen merdivenler.
Otel resepsiyondaki kadın giriş işlemleri için bilgilerimi soruyor. Üstümdeki kat kat kıyafetlerden robot gibi hareket ediyorum. Kadının sorusunu anlayamıyorum ve boynumu değil, tüm vücudumu amirime çeviriyorum. Kolum bacağım hepsi tek parça hareket ediyor. Amirim önce oldukça sakin benim adıma cevap veriyor. Diğer sorusunu da tam anlayamayıp alakasız bir yanıt verince ben, isyan ediyor zavallı amirim. “Ay yeter çıkar şu üstündekileri, ne dediğin anlaşılıyor, ne hareket edebiliyorsun” diyor.
İşlemleri bitiriyoruz. Kapı kartını alıp önden çıkmaya başlıyor amirim. Ben de arkasından elimde çıkart dedi diye çıkarttığım paltom, atkım, berem, valizlerim onu takip ediyorum. O sırada dikkatimi ayakkabı cila/boya makinası çekiyor. Elimdeki onca kalabalığa, önümdeki amirime aldırmadan ayakkabılarımı makinanın fırçalarına uzatıp önce boyuyor sonra cilalıyorum. Parlak ayakkabılarımla bayram çocuğu gibiyim. Odaya girdiğimde surat iyice asılmış. Moralim bozuluyor. Amirim seyahate çıkmadan üç gün öncesi saçına fön çektirmişti. Haftalık bütün iş toplantıları, evlilik yıl dönümü ve seyahati birleştiren bir föndü bu. Fönü bozulmasın diye duşa girmeyeceğini biliyordum gene de “banyoyu kullanacağım girmeyecekseniz” diye soruyorum. Her yolculuk üstü duş alma alışkanlığım varmış gibi banyoya atıyorum kendimi. Otelin eşantiyon şampuanlarını hunharca saçıma boca ediyorum. Vücut jelini de sürünce köpüklerden koca bir balon oluyorum. Durulanma zaman alıyor, bu zamanda da amirimle iyi geçinmenin bir yolunu bulmayı düşünüyorum. Buluyorum.
Banyodan çıktığımda onu da çizmelerini ayna karşısında denerken buluyorum. Çok güzel oldu, çok yakıştı diyorum. Gerçi yakıştığına emin ama hoşuna gidiyor duymak. Bir süre sonra pijamalarımızla yatakta oturuyoruz. Hemen ofisten bir iki dedikodu vermeye başlıyorum. Çok hoşuna gidiyor. İfadesi yumuşuyor, cildi geriniyor, hatta saçları havalanıp fönden yeni çıkmış gibi oluyor.
Tatlı dedikodularım onu deliğinden çıkartıyor. “ sence geçen ay ofisçe tatile Nemrut’a gittiğimizde Cengiz’le Nil çok yakın değiller miydi?” “ Nurcan, bence altında çalışanlara çok kötü, yani kötü demeyelim de kaba davranıyor,  geçen gene Aslı’ya bağırırken ofisi inletti” iyice yatağa yüzükoyun uzanıyoruz, sonra en sevdiği yerden devam ediyorum, iyice çirkinleşiyorum. “bak geçen de ofiscek yemeğe çıktık, Cengiz’le Nil de vardı, hepimiz döndük o ikisi kaldılar”
Saat iyice geç oluyor, başucumdan lambayı kapatıyorum. Işık kapanmıyor. Düğmelere basıyorum ama yok. Tatlı bir şekilde gülümsüyor, ayağa kalkıyor. Kapı kartını yerinden çıkartıyor “şimdi oldu canım” diyor. Ben emin ellerde kendimi uykuya teslim edecekken, “yaaaa söylesene ben de öyle sinirli tavırlar yapıyor muyum, Mert’e falan. Dedin ya Nurcan çalışanlarına kaba davranıyor diye”.
"Saçmalama lütfen, olur mu hiç, sen çok uyumlusun, senin bambaşka bir ağırlığın var, bu bizim ofiste kimsede olmayan bir özellik.”