![]() |
| "Amirim yolları ve bu şehri çok iyi tanıyor "..." Acaba nereliler diye bakarak yürürken ben, sağa kıvrılan yolu fark etmiyorum. Düz ilerliyorum. Amirim sağa kıvrılıyor ses etmeden. Fark edince hemen peşinden koşuyorum. Sonra tekrar yavaşlıyor. Beni gene omuz hizasına alıyor, bu sefer sağ yapıyorum bilmiyorum yolları bu çok açık. " |
Trende business class bir yolculuktayız. Ben ve
amirim. Kendisi iş hayatında yılların duayeni, üstelik insan ilişkilerini de
yemiş yutmuş. Biz seçkin insanlara ayrılmış bu kompartımanda, gerçekten de
seçkiniz, sınırsız kahve içebiliyor, sınırsız internetle iş e-maillerimize
bakabiliyoruz.
Yolculuğumuz
iyi başlamışken, termos kriziyle şansım tersine dönüyor. Kompartımanın köşesine
termoslar koymuşlar. Kiminde kapiçino, expresso için sıcak su, kiminde filtre
kahve bulunuyor. Termosla imtihanım da yanımdaki amirimin kapiçino içme
ısrarıyla başlıyor ve tabi ki sevgili amirimi kırmıyorum.
Oysa kendimle baş başa olsam böyle karmaşık aletler
gördüğümde kabuğuma çekilir, hiç oralı olmam. Kahve içmeyi veririm, ölmem ya.
Bu korkuyla uçakta saatlerce çişimi tutmuşluğum (o küçük tam otomasyon
tuvaletleri çok zor çözebildim), akıllı makinalardan tren bileti alamam
korkusuyla deli kuyruklara girmişliğim, hatta tabldot yemek kuyruklarında ne
yapacağımı şaşırıp, garsonu, masası, tabağı belli lokantalara oturmuşluğum,
dolmuşta kendine güvenen o ekâbir teyze amcalar gibi “müsait bir yerde inecek
var” diyemeyip son durağa kadar gitmişliğim çoktur. Sırf bu yüzden severim
otobüsleri, kafanı çalıştırmanı gerektirecek bir şeyi yoktur. Hele ki
metrobüsleri. Otobüste bile arkadan uzatılan akbiller bir gerginlik yaratırken,
metrobüste arkadan akbil uzatılmadığı için.
Amirim samimi
bir tavırla “ ayy hadi birer kapiçino içelim” deyince bu işin bu kadar zor
olacağını bilemeden hamle yapmışım termosa. Kapağı yukarı kaldır olmuyor,
çevir olmuyor sağında solunda düğme ara, yok, oraya bas burayı sık hayır.
En son kaynar
su üstüme boşalacakken iş bilir bir tavırla amirim son dakikada müdahale
ediyor. Ölmeme ramak kala ağzıma çölde iki damla su tutar gibi, öylesi
kendinden emin ve ben öyle muhtacım ki ona. “Ay öyle değil buradan hafifçe
çevireceksin” diyor. Zaten hayatta sıkışan her şey aslında hafif bir hamleyle
açılır, zorlanıyorsa ve hala açılmıyorsa bil ki sorun vardır, ama gene bu
tuzağa düşmüştüm.
Amirim
ana hatlarıyla kuzu buduna benziyor. Çok seviyor kuzu budunu ne yapsın, çok
yiyor, belki ondan. Öğlenleri ofis insanları salataya talim ederken o
hiç çekinmiyor. “Ufff canım şöyle güzel bir kuzu budu çekti” diyor, bazen de
canı incik çekiyor. Vücuduna oranla ince bacakları var. Bacakları değil bacağı
da diyebiliriz. Bacakları hep bitişik, onu but’a benzeten de bu aslında. Bacakların
üstünde ansızın büyüyen gövdesinin kafasıyla birleştiği arada kocaman bir döş’ü var. Boynu yok
anlayacağınız. Döş’ünü öne kakıyor termosu açmaya davranınca. Aynı döş bana da yerimi
işaret ediyor. İki adım geri çekiliyorum. Termosu o açıyor ama kalan görev
benim. Sıcak suyu bardaklara doldurup, kapiçinoyu hazırlıyorum. Keyfime diyecek
yok.
İş e-maillerime
bakıp, arada yüksek sesle gelen e-maillerden şikayet ederek film seyretmeye hak
kazandım. Konuşmadık sadece döşüyle yaptığı bir olumlu hamleyle hemen önümdeki
ekrana davrandım. Elimde kulaklıklar, karşımda ekran, serüvenin başladığını
hissediyorum. Çeşitli delikler arıyorum önce gözlerimle, sonra kablonun çıkış
yerini tüm ekranda gezdirerek. Görmediğim deliği bulmaya ve sokmaya
çabalıyorum. Bir yandan gözüm amirimde, şu aranan halimi görmeden kulaklığı
taksam stresindeyim.
Görmedi, şükür.
Aypedini çıkardı, başladı bir gece önceden buzluktan indirdiği kulak memesi
kıvamına gelmiş dizisini izlemeye. Ellerim terlemeye başlıyor. Terden kablo
ucunu düzgün tutamıyor, kontrolümü yitiriyorum. Koltuk arkasındaki tüm girinti
çıkıntılara sokuyorum kablo ucunu. Kablo ucu küçücük bir iğne deliğine
sokulması gereken siyah renk bir iplik ve ben yakın gözlüğünü takmış ileri
derecede gözü bozuk yaşlı anneannemim. Amirim birden çıkışıyor. “Ya ne
yapıyorsun, hiç kullanmadın mı daha önce bu aletleri?” Beynim
uyuşuyor bu sesle. Usulca kulaklık ucunu alıp kol veya dirsek koyduğum yere
sokuveriyor. Sanki orda bir delik olması çok normalmiş gibi.
Son durağa yaklaşıyoruz. Amirim hemen hazırlanmaya
başlıyor. Ben ağırdan alınca da, “Burası Avrupa ülkesi, burada herkes dakiktir,
hemen kalkıp kapıya yönelelim” diyor. Elim, kolum valiz dolu hemen kapının
önüne geçiyorum. Gerçekten de 5 dakikaya kalmadan yolcular kapıda arkamda
yığılıyor, andımız okunacakmış gibi hizaya girmiş dimdik bekliyorlar. İçimden
amirime hayranlık duyuyorum. Tren kocaman bir fooossss diyerek durdu. Ama
kapı açılmıyor. Kapıdaki kola yükleniyorum. Açılmıyor kapı, terlemeye başladım,
kalabalık da homurdanmaya. Bok mu var bu kadar kat kat giyindim daha ineceğimin
garantisi yokken. Alnım gözüm terden yapış yapış. Amirim koşuyor imdadıma.
Kolun yanında düğmeye basıyor, pısss kapı açıldı. Bu sefer biraz sinirli yaptı
hamlesini. “Bizi Avrupalıya rezil ettin” ifadesi var suratında. Fes takmış
bacağımda şalvarla halk oyunları müsameresindeyim o an. Folklor ekibindeki
beceriksiz insanım. Bacak hareketlerini üst üste kaçırıyorum. Yanımdaki sarışın
patlak mavi gözlü kız tıkır tıkır yapıyor bacak hareketlerini. Kafamdaki fesin
altından çıkan alnımdaki saçlarım kıvırcıklaşmış. Bıyıklarımın büsbütün
belirdiği ve ağdayla tanışmadığım zamanlardayım.
Trenden sağ
salim diyemezsek de hafif sıyrıklarla iniyorum ve ben önde amirim arkada
yürümeye başlıyoruz. Görünür bir fark değil ama omuz hizasıyla beni öne alıyor
yürürken, şimdiye kadar kendi bildiklerini benim bilmediklerim üzerinden
acımasızca test eden sevgili amirimle Kuzey Avrupa seyahatindeyim.
Bu güzel Avrupa
ülkesinin güzel şehri bizi geniş caddeleri, hizaya girmiş evleri, 1,90 boy
ortalamasına sahip halkıyla karşılıyor. Otele geçmeden biraz şehri turlayalım
diyor amirim. Bunu da bana jest olsun diye teklif ediyor! Amirim yolları
ve bu şehri çok iyi tanıyor.
Caddede kirli
saçlarını saçlarından da kirli tülbentle bağlamış, ayaklarında üst üste
giyilmiş yün çorapları, siyah lastik çarıkları, uzun etekleri olan kadınlar
görüyorum. Nerdeyse memleketten bizim köylüler gelmiş diyeceğim ama çok
akça pakçalar. Kirleri, soğuktan iyice kızarmış yanaklarının allığını
kapatamamış. Masmavi gözleriyle soğukta dileniyorlar. Acaba nereliler diye
bakarak yürürken ben, sağa kıvrılan yolu fark etmiyorum. Düz ilerliyorum.
Amirim sağa kıvrılıyor ses etmeden. Fark edince hemen peşinden koşuyorum. Sonra
tekrar yavaşlıyor. Beni gene omuz hizasına alıyor, bu sefer sağ yapıyorum
bilmiyorum yolları bu çok açık. Bir de köşede saksafon çalan adama gözüm
ilişiyor. Yok bu bizim köyden olamaz. Bizim köyden olsa saksafon çalamaz ve
noel şarkıları söyleyemez. Gene etrafını sarmış dilenciler var. Ben
saksafondur, çarıktır bakarken amirim durmuyor tabi. Bu sefer düz gidiyor. Bir süre
sonra sadece göz bebeklerimi geriye devirerek onu takip etmeye çalışıyorum.
Sadece gözlerimi arkaya, ona çevirmekten garip bir ağrı giriyor gözlerime. Bir
yerde gene takılıyorum ve amirimden hemen uyarı geliyor. “Aayyy geldiğin yola
geri dönücen galiba” diyor, “galiba” diyorum boynum bükük. Bizim köyde kış günü
lacivert veya kahverengi giymeyeni ayıplarlar. Şehri ansızın saran sislerin
arasında beyaz bir leke gibiyim şimdi, hem burda fark edilmeyecek, hem köyümde
saygı görmeyecek.
Ana cadde
üzerinde yürürken amirim önümüze çıkan ünlü bir mağazaya giriyor. Beni de hemen
mağazanın karşısındaki market avlusuna kundağa sarılı bebek gibi terk ediyor.
Alışverişten tek anladığım BİM gezmesi olduğundan markete girmekten yana bir
sıkıntım yok aslında. Reyonların arasında kendimden geçiyorum. Bir yandan para
birimlerini evirip çevirmekle uğraşırken bir yandan da, makarna, ekmek, un,
şeker bu gâvur ellerde neye benzermiş ona bakıyorum. Elimde koca makarna
paketleri alışveriş arabası aranırken amirim geliyor. Pek duraksamadan hızlıca
kucaklarımdan taşan makarna paketlerine o da alt dudağına taşmış üst dudağıyla
bakıyor. Kasada buluşuyoruz. Kasadan geçirdiği salata sosu, kurabiye kalıbı,
esmer şekeri bez çantasına yerleştiriyor. Bense torbanın paralı olduğunu öğrenince
koca koca makarna kutuları, un ve ekmekleri el çantama sığdırmakla uğraşıyorum.
Avrupalıların aşırı tüketilip, çevreye zarar vermesin diye naylon torba
kullanmadıklarını o an, kasada öğreniyorum. Amirimse markete mahallesinin
kasabı gibi davranıyor. Her gün gidip iyi yerinden döş veya kuzu budu aldığı
bir Şen Kasap gibi.
Omuz hizasından
yürümeye devam ediyoruz ve bir ayakkabı mağazasına giriyoruz. Aranıp durduğu
bir çizme var ve onu bulmanın sevinci kaplıyor her yanını. Boy aynasında kuzu
budunu ayırıyor. Bir ayağını öne uzatıp, döşünü geride bırakmıyor.
“Nasıl çok güzel durdu değil mi” diyor. Mağazanın içinde kafamda bere, boynumda
sıkı sıkı sarılmış atkı ve kotumun içinde “oralar soğuk olur” dediler diye
giydiğim yün kilotlu çorabımla vıcımakla meşgulüm. Berem öylesine kalın ki
dediklerini yarım duyuyorum. Zenginler ve amirler hızlı karar veriyor.
Kasada çizme paralarını saçarken yün kilotlu çoraptan olacak ayaklarımı feci
bir kaşıntı tutuyor. Şu tabureye oturup hatır hutur kaşısam mı diye
düşünürken bu imkânsıza girmemeye karar veriyorum. Bir ayağım diğerinin üstünde
sürttürerek acımı dindirmeye çalışıyorum. İşini bitiren amirimin
alışveriş heyecanı henüz taze, ayaklarımı kaşıyacağım diye girdiğim şekli
görüyor, kızmıyor ama, hafifçe gülümseyip mağazadan çıkıyor, önü sıra ben
onu, o beni takibe devam ediyoruz.
Nihayet Otele
geliyoruz. Otel, şehrin en işlek caddesinde, en işlek cadde nedir ki bir Kuzey
Avrupa şehrinde. Birbirine çarpmadan yürüyen, bisiklete binen insanlar. Arkadan
öne büyük bir dayanışmayla uzatılmayan akbiller. Solda aksamadan yürüyebilen
insanlarıyla yürüyen merdivenler.
Otel
resepsiyondaki kadın giriş işlemleri için bilgilerimi soruyor. Üstümdeki kat
kat kıyafetlerden robot gibi hareket ediyorum. Kadının sorusunu anlayamıyorum ve
boynumu değil, tüm vücudumu amirime çeviriyorum. Kolum bacağım hepsi tek parça
hareket ediyor. Amirim önce oldukça sakin benim adıma cevap veriyor. Diğer
sorusunu da tam anlayamayıp alakasız bir
yanıt verince ben, isyan ediyor zavallı amirim. “Ay yeter çıkar şu
üstündekileri, ne dediğin anlaşılıyor, ne hareket edebiliyorsun” diyor.
İşlemleri
bitiriyoruz. Kapı kartını alıp önden çıkmaya başlıyor amirim. Ben de arkasından
elimde çıkart dedi diye çıkarttığım paltom, atkım, berem, valizlerim onu takip
ediyorum. O sırada dikkatimi ayakkabı cila/boya makinası çekiyor. Elimdeki onca
kalabalığa, önümdeki amirime aldırmadan ayakkabılarımı makinanın fırçalarına
uzatıp önce boyuyor sonra cilalıyorum. Parlak ayakkabılarımla bayram çocuğu
gibiyim. Odaya girdiğimde surat iyice asılmış. Moralim bozuluyor. Amirim
seyahate çıkmadan üç gün öncesi saçına fön çektirmişti. Haftalık bütün iş
toplantıları, evlilik yıl dönümü ve seyahati birleştiren bir föndü bu. Fönü
bozulmasın diye duşa girmeyeceğini biliyordum gene de “banyoyu kullanacağım
girmeyecekseniz” diye soruyorum. Her yolculuk üstü duş alma alışkanlığım varmış
gibi banyoya atıyorum kendimi. Otelin eşantiyon şampuanlarını hunharca saçıma
boca ediyorum. Vücut jelini de sürünce köpüklerden koca bir balon oluyorum. Durulanma
zaman alıyor, bu zamanda da amirimle iyi geçinmenin bir yolunu bulmayı
düşünüyorum. Buluyorum.
Banyodan
çıktığımda onu da çizmelerini ayna karşısında denerken buluyorum. Çok güzel
oldu, çok yakıştı diyorum. Gerçi yakıştığına emin ama hoşuna gidiyor duymak.
Bir süre sonra pijamalarımızla yatakta oturuyoruz. Hemen ofisten bir iki
dedikodu vermeye başlıyorum. Çok hoşuna gidiyor. İfadesi yumuşuyor, cildi
geriniyor, hatta saçları havalanıp fönden yeni çıkmış gibi oluyor.
Tatlı
dedikodularım onu deliğinden çıkartıyor. “ sence geçen ay ofisçe tatile
Nemrut’a gittiğimizde Cengiz’le Nil çok yakın değiller miydi?” “ Nurcan, bence
altında çalışanlara çok kötü, yani kötü demeyelim de kaba davranıyor, geçen gene Aslı’ya bağırırken ofisi
inletti” iyice yatağa yüzükoyun uzanıyoruz, sonra en sevdiği yerden devam
ediyorum, iyice çirkinleşiyorum. “bak geçen de ofiscek yemeğe çıktık, Cengiz’le
Nil de vardı, hepimiz döndük o ikisi kaldılar”
Saat iyice geç
oluyor, başucumdan lambayı kapatıyorum. Işık kapanmıyor. Düğmelere basıyorum
ama yok. Tatlı bir şekilde gülümsüyor, ayağa kalkıyor. Kapı kartını yerinden
çıkartıyor “şimdi oldu canım” diyor. Ben emin ellerde kendimi uykuya teslim
edecekken, “yaaaa söylesene ben de öyle sinirli tavırlar yapıyor muyum, Mert’e
falan. Dedin ya Nurcan çalışanlarına kaba davranıyor diye”.
"Saçmalama lütfen, olur mu hiç, sen çok
uyumlusun, senin bambaşka bir ağırlığın var, bu bizim ofiste kimsede olmayan
bir özellik.”

Hiç yorum yok:
Yorum Gönder