21 Şubat 2015 Cumartesi

Amirim

"Amirim yolları ve bu şehri çok iyi tanıyor "..." Acaba nereliler diye bakarak yürürken ben, sağa kıvrılan yolu fark etmiyorum. Düz ilerliyorum. Amirim sağa kıvrılıyor ses etmeden. Fark edince hemen peşinden koşuyorum. Sonra tekrar yavaşlıyor. Beni gene omuz hizasına alıyor, bu sefer sağ yapıyorum bilmiyorum yolları bu çok açık. "


Trende business class bir yolculuktayız. Ben ve amirim. Kendisi iş hayatında yılların duayeni, üstelik insan ilişkilerini de yemiş yutmuş. Biz seçkin insanlara ayrılmış bu kompartımanda, gerçekten de seçkiniz, sınırsız kahve içebiliyor, sınırsız internetle iş e-maillerimize bakabiliyoruz. 
 Yolculuğumuz iyi başlamışken, termos kriziyle şansım tersine dönüyor. Kompartımanın köşesine termoslar koymuşlar. Kiminde kapiçino, expresso için sıcak su, kiminde filtre kahve bulunuyor. Termosla imtihanım da yanımdaki amirimin kapiçino içme ısrarıyla başlıyor ve tabi ki sevgili amirimi kırmıyorum.
Oysa kendimle baş başa olsam böyle karmaşık aletler gördüğümde kabuğuma çekilir, hiç oralı olmam. Kahve içmeyi veririm, ölmem ya. Bu korkuyla uçakta saatlerce çişimi tutmuşluğum (o küçük tam otomasyon tuvaletleri çok zor çözebildim), akıllı makinalardan tren bileti alamam korkusuyla deli kuyruklara girmişliğim, hatta tabldot yemek kuyruklarında ne yapacağımı şaşırıp, garsonu, masası, tabağı belli lokantalara oturmuşluğum, dolmuşta kendine güvenen o ekâbir teyze amcalar gibi “müsait bir yerde inecek var” diyemeyip son durağa kadar gitmişliğim çoktur. Sırf bu yüzden severim otobüsleri, kafanı çalıştırmanı gerektirecek bir şeyi yoktur. Hele ki metrobüsleri. Otobüste bile arkadan uzatılan akbiller bir gerginlik yaratırken, metrobüste arkadan akbil uzatılmadığı için.
Amirim samimi bir tavırla “ ayy hadi birer kapiçino içelim” deyince bu işin bu kadar zor olacağını bilemeden hamle yapmışım termosa. Kapağı yukarı kaldır olmuyor, çevir olmuyor sağında solunda düğme ara, yok, oraya bas burayı sık hayır.
En son kaynar su üstüme boşalacakken iş bilir bir tavırla amirim son dakikada müdahale ediyor. Ölmeme ramak kala ağzıma çölde iki damla su tutar gibi, öylesi kendinden emin ve ben öyle muhtacım ki ona. “Ay öyle değil buradan hafifçe çevireceksin” diyor. Zaten hayatta sıkışan her şey aslında hafif bir hamleyle açılır, zorlanıyorsa ve hala açılmıyorsa bil ki sorun vardır, ama gene bu tuzağa düşmüştüm.
 Amirim ana hatlarıyla kuzu buduna benziyor. Çok seviyor kuzu budunu ne yapsın, çok yiyor, belki ondan. Öğlenleri ofis insanları salataya talim ederken o hiç çekinmiyor. “Ufff canım şöyle güzel bir kuzu budu çekti” diyor, bazen de canı incik çekiyor. Vücuduna oranla ince bacakları var. Bacakları değil bacağı da diyebiliriz. Bacakları hep bitişik, onu but’a benzeten de bu aslında. Bacakların üstünde ansızın büyüyen gövdesinin kafasıyla birleştiği arada  kocaman bir döş’ü var. Boynu yok anlayacağınız. Döş’ünü öne kakıyor termosu açmaya davranınca. Aynı döş bana da yerimi işaret ediyor. İki adım geri çekiliyorum. Termosu o açıyor ama kalan görev benim. Sıcak suyu bardaklara doldurup, kapiçinoyu hazırlıyorum. Keyfime diyecek yok.
İş e-maillerime bakıp, arada yüksek sesle gelen e-maillerden şikayet ederek film seyretmeye hak kazandım. Konuşmadık sadece döşüyle yaptığı bir olumlu hamleyle hemen önümdeki ekrana davrandım. Elimde kulaklıklar, karşımda ekran, serüvenin başladığını hissediyorum. Çeşitli delikler arıyorum önce gözlerimle, sonra kablonun çıkış yerini tüm ekranda gezdirerek. Görmediğim deliği bulmaya ve sokmaya çabalıyorum. Bir yandan gözüm amirimde, şu aranan halimi görmeden kulaklığı taksam stresindeyim.
Görmedi, şükür. Aypedini çıkardı, başladı bir gece önceden buzluktan indirdiği kulak memesi kıvamına gelmiş dizisini izlemeye. Ellerim terlemeye başlıyor. Terden kablo ucunu düzgün tutamıyor, kontrolümü yitiriyorum. Koltuk arkasındaki tüm girinti çıkıntılara sokuyorum kablo ucunu. Kablo ucu küçücük bir iğne deliğine sokulması gereken siyah renk bir iplik ve ben yakın gözlüğünü takmış ileri derecede gözü bozuk yaşlı anneannemim. Amirim birden çıkışıyor. “Ya ne yapıyorsun, hiç kullanmadın mı daha önce bu aletleri?” Beynim uyuşuyor bu sesle. Usulca kulaklık ucunu alıp kol veya dirsek koyduğum yere sokuveriyor. Sanki orda bir delik olması çok normalmiş gibi.
Son durağa yaklaşıyoruz. Amirim hemen hazırlanmaya başlıyor. Ben ağırdan alınca da, “Burası Avrupa ülkesi, burada herkes dakiktir, hemen kalkıp kapıya yönelelim” diyor. Elim, kolum valiz dolu hemen kapının önüne geçiyorum. Gerçekten de 5 dakikaya kalmadan yolcular kapıda arkamda yığılıyor, andımız okunacakmış gibi hizaya girmiş dimdik bekliyorlar. İçimden amirime hayranlık duyuyorum. Tren kocaman bir fooossss diyerek durdu.  Ama kapı açılmıyor. Kapıdaki kola yükleniyorum. Açılmıyor kapı, terlemeye başladım, kalabalık da homurdanmaya. Bok mu var bu kadar kat kat giyindim daha ineceğimin garantisi yokken. Alnım gözüm terden yapış yapış. Amirim koşuyor imdadıma. Kolun yanında düğmeye basıyor, pısss kapı açıldı. Bu sefer biraz sinirli yaptı hamlesini. “Bizi Avrupalıya rezil ettin” ifadesi var suratında. Fes takmış bacağımda şalvarla halk oyunları müsameresindeyim o an. Folklor ekibindeki beceriksiz insanım. Bacak hareketlerini üst üste kaçırıyorum. Yanımdaki sarışın patlak mavi gözlü kız tıkır tıkır yapıyor bacak hareketlerini. Kafamdaki fesin altından çıkan alnımdaki saçlarım kıvırcıklaşmış. Bıyıklarımın büsbütün belirdiği ve ağdayla tanışmadığım zamanlardayım.
Trenden sağ salim diyemezsek de hafif sıyrıklarla iniyorum ve ben önde amirim arkada yürümeye başlıyoruz. Görünür bir fark değil ama omuz hizasıyla beni öne alıyor yürürken, şimdiye kadar kendi bildiklerini benim bilmediklerim üzerinden acımasızca test eden sevgili amirimle Kuzey Avrupa seyahatindeyim.
Bu güzel Avrupa ülkesinin güzel şehri bizi geniş caddeleri, hizaya girmiş evleri, 1,90 boy ortalamasına sahip halkıyla karşılıyor. Otele geçmeden biraz şehri turlayalım diyor amirim. Bunu da bana jest olsun diye teklif ediyor! Amirim yolları ve bu şehri çok iyi tanıyor.
Caddede kirli saçlarını saçlarından da kirli tülbentle bağlamış, ayaklarında üst üste giyilmiş yün çorapları, siyah lastik çarıkları, uzun etekleri olan kadınlar görüyorum. Nerdeyse memleketten bizim köylüler gelmiş diyeceğim ama çok akça pakçalar. Kirleri, soğuktan iyice kızarmış yanaklarının allığını kapatamamış. Masmavi gözleriyle soğukta dileniyorlar. Acaba nereliler diye bakarak yürürken ben, sağa kıvrılan yolu fark etmiyorum. Düz ilerliyorum. Amirim sağa kıvrılıyor ses etmeden. Fark edince hemen peşinden koşuyorum. Sonra tekrar yavaşlıyor. Beni gene omuz hizasına alıyor, bu sefer sağ yapıyorum bilmiyorum yolları bu çok açık. Bir de köşede saksafon çalan adama gözüm ilişiyor. Yok bu bizim köyden olamaz. Bizim köyden olsa saksafon çalamaz ve noel şarkıları söyleyemez. Gene etrafını sarmış dilenciler var. Ben saksafondur, çarıktır bakarken amirim durmuyor tabi. Bu sefer düz gidiyor. Bir süre sonra sadece göz bebeklerimi geriye devirerek onu takip etmeye çalışıyorum. Sadece gözlerimi arkaya, ona çevirmekten garip bir ağrı giriyor gözlerime. Bir yerde gene takılıyorum ve amirimden hemen uyarı geliyor. “Aayyy geldiğin yola geri dönücen galiba” diyor, “galiba” diyorum boynum bükük. Bizim köyde kış günü lacivert veya kahverengi giymeyeni ayıplarlar. Şehri ansızın saran sislerin arasında beyaz bir leke gibiyim şimdi, hem burda fark edilmeyecek, hem köyümde saygı görmeyecek.
Ana cadde üzerinde yürürken amirim önümüze çıkan ünlü bir mağazaya giriyor. Beni de hemen mağazanın karşısındaki market avlusuna kundağa sarılı bebek gibi terk ediyor. Alışverişten tek anladığım BİM gezmesi olduğundan markete girmekten yana bir sıkıntım yok aslında. Reyonların arasında kendimden geçiyorum. Bir yandan para birimlerini evirip çevirmekle uğraşırken bir yandan da, makarna, ekmek, un, şeker bu gâvur ellerde neye benzermiş ona bakıyorum. Elimde koca makarna paketleri alışveriş arabası aranırken amirim geliyor. Pek duraksamadan hızlıca kucaklarımdan taşan makarna paketlerine o da alt dudağına taşmış üst dudağıyla bakıyor. Kasada buluşuyoruz. Kasadan geçirdiği salata sosu, kurabiye kalıbı, esmer şekeri bez çantasına yerleştiriyor. Bense torbanın paralı olduğunu öğrenince koca koca makarna kutuları, un ve ekmekleri el çantama sığdırmakla uğraşıyorum. Avrupalıların aşırı tüketilip, çevreye zarar vermesin diye naylon torba kullanmadıklarını o an, kasada öğreniyorum. Amirimse markete mahallesinin kasabı gibi davranıyor. Her gün gidip iyi yerinden döş veya kuzu budu aldığı bir Şen Kasap gibi.
Omuz hizasından yürümeye devam ediyoruz ve bir ayakkabı mağazasına giriyoruz. Aranıp durduğu bir çizme var ve onu bulmanın sevinci kaplıyor her yanını. Boy aynasında kuzu budunu ayırıyor. Bir ayağını öne uzatıp, döşünü geride bırakmıyor.  “Nasıl çok güzel durdu değil mi” diyor. Mağazanın içinde kafamda bere, boynumda sıkı sıkı sarılmış atkı ve kotumun içinde “oralar soğuk olur” dediler diye giydiğim yün kilotlu çorabımla vıcımakla meşgulüm. Berem öylesine kalın ki dediklerini yarım duyuyorum.  Zenginler ve amirler hızlı karar veriyor. Kasada çizme paralarını saçarken yün kilotlu çoraptan olacak ayaklarımı feci bir kaşıntı tutuyor. Şu tabureye oturup hatır hutur kaşısam mı diye düşünürken bu imkânsıza girmemeye karar veriyorum. Bir ayağım diğerinin üstünde sürttürerek acımı dindirmeye çalışıyorum.  İşini bitiren amirimin alışveriş heyecanı henüz taze, ayaklarımı kaşıyacağım diye girdiğim şekli görüyor, kızmıyor ama, hafifçe gülümseyip mağazadan çıkıyor, önü sıra ben onu, o beni takibe devam ediyoruz. 
Nihayet Otele geliyoruz. Otel, şehrin en işlek caddesinde, en işlek cadde nedir ki bir Kuzey Avrupa şehrinde. Birbirine çarpmadan yürüyen, bisiklete binen insanlar. Arkadan öne büyük bir dayanışmayla uzatılmayan akbiller. Solda aksamadan yürüyebilen insanlarıyla yürüyen merdivenler.
Otel resepsiyondaki kadın giriş işlemleri için bilgilerimi soruyor. Üstümdeki kat kat kıyafetlerden robot gibi hareket ediyorum. Kadının sorusunu anlayamıyorum ve boynumu değil, tüm vücudumu amirime çeviriyorum. Kolum bacağım hepsi tek parça hareket ediyor. Amirim önce oldukça sakin benim adıma cevap veriyor. Diğer sorusunu da tam anlayamayıp alakasız bir yanıt verince ben, isyan ediyor zavallı amirim. “Ay yeter çıkar şu üstündekileri, ne dediğin anlaşılıyor, ne hareket edebiliyorsun” diyor.
İşlemleri bitiriyoruz. Kapı kartını alıp önden çıkmaya başlıyor amirim. Ben de arkasından elimde çıkart dedi diye çıkarttığım paltom, atkım, berem, valizlerim onu takip ediyorum. O sırada dikkatimi ayakkabı cila/boya makinası çekiyor. Elimdeki onca kalabalığa, önümdeki amirime aldırmadan ayakkabılarımı makinanın fırçalarına uzatıp önce boyuyor sonra cilalıyorum. Parlak ayakkabılarımla bayram çocuğu gibiyim. Odaya girdiğimde surat iyice asılmış. Moralim bozuluyor. Amirim seyahate çıkmadan üç gün öncesi saçına fön çektirmişti. Haftalık bütün iş toplantıları, evlilik yıl dönümü ve seyahati birleştiren bir föndü bu. Fönü bozulmasın diye duşa girmeyeceğini biliyordum gene de “banyoyu kullanacağım girmeyecekseniz” diye soruyorum. Her yolculuk üstü duş alma alışkanlığım varmış gibi banyoya atıyorum kendimi. Otelin eşantiyon şampuanlarını hunharca saçıma boca ediyorum. Vücut jelini de sürünce köpüklerden koca bir balon oluyorum. Durulanma zaman alıyor, bu zamanda da amirimle iyi geçinmenin bir yolunu bulmayı düşünüyorum. Buluyorum.
Banyodan çıktığımda onu da çizmelerini ayna karşısında denerken buluyorum. Çok güzel oldu, çok yakıştı diyorum. Gerçi yakıştığına emin ama hoşuna gidiyor duymak. Bir süre sonra pijamalarımızla yatakta oturuyoruz. Hemen ofisten bir iki dedikodu vermeye başlıyorum. Çok hoşuna gidiyor. İfadesi yumuşuyor, cildi geriniyor, hatta saçları havalanıp fönden yeni çıkmış gibi oluyor.
Tatlı dedikodularım onu deliğinden çıkartıyor. “ sence geçen ay ofisçe tatile Nemrut’a gittiğimizde Cengiz’le Nil çok yakın değiller miydi?” “ Nurcan, bence altında çalışanlara çok kötü, yani kötü demeyelim de kaba davranıyor,  geçen gene Aslı’ya bağırırken ofisi inletti” iyice yatağa yüzükoyun uzanıyoruz, sonra en sevdiği yerden devam ediyorum, iyice çirkinleşiyorum. “bak geçen de ofiscek yemeğe çıktık, Cengiz’le Nil de vardı, hepimiz döndük o ikisi kaldılar”
Saat iyice geç oluyor, başucumdan lambayı kapatıyorum. Işık kapanmıyor. Düğmelere basıyorum ama yok. Tatlı bir şekilde gülümsüyor, ayağa kalkıyor. Kapı kartını yerinden çıkartıyor “şimdi oldu canım” diyor. Ben emin ellerde kendimi uykuya teslim edecekken, “yaaaa söylesene ben de öyle sinirli tavırlar yapıyor muyum, Mert’e falan. Dedin ya Nurcan çalışanlarına kaba davranıyor diye”.
"Saçmalama lütfen, olur mu hiç, sen çok uyumlusun, senin bambaşka bir ağırlığın var, bu bizim ofiste kimsede olmayan bir özellik.”

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder